Koruyucu sağlık
hizmetlerinin en önemli parçasını taramalar oluşturur. Tarama
testlerinin en yaygın bir şekilde uygulandığı dönem yenidoğan
dönemidir Metabolik hastalığın bulgu vermeden ve geriye
dönüşümsüz zararlar oluşturmadan teşhisini koymak temel
amaçtır. Taramada kullanılan testler ile tanı amaçlı testler
arasındaki farklılık vardır. Tarama testi sağlıkla ilgili bir
sorun olabileceği konusunda uyarır. Tek başına kesin olarak
hastalığın olduğunu söyleyemez. Şüphe edilen durumlarda kesin
tanı koydurucu testler yapılmalıdır.
Günümüzde tarama programına alınması gerekli iki hastalık
vardır. Birincisi fenilketonüri hastalığıdır. Yenidoğan
bebeklerde görülen fenilketonüri hastalığı tedavi edilebilir
zeka geriliklerinin en önemli nedeni olup erken konulan teşhiş
ile önlenebilmektedir. Fenilketonüri, yenidoğan bebeklerin
karaciğerindeki fenilalanin hidroksilaz enzim eksikliği sonucu
ortaya çıkan doğumsal metabolik bir hastalıktır. Doğumda
normal olan bebekte beslenmeyi takiben metabolize olamayan ve
biriken fenilalanin ve artıkları giderek beyin dokusuna toksik
etki gösterir. Zeka geriliği beş ve altıncı aylarından sonra
belirgin hale gelir. Tedavisi fenilalaninden kısıtlı diyettir.
Tedavi iyi ve yeterli sürede uygulandığı zaman çocuk beklenen
zeka potansiyeline ulaşır. Bunu başarabilmek için erken tanı
önemlidir.İkincisi tiroid bezinin yokluğu veya az çalışması
sonucunda oluşan doğumsal hipotiroididir. Önlenebilir zeka
geriliğinin önemli nedenlerinden bir diğeridir. Erken tanı ile
hormon tedavisi verilerek zeka geriliği önlenebilir.
Sağlıklı zamanında doğmuş bebeklerde kan örneği ilk 7 gün
içinde olmalıdır. Eğer ilk örnek ilk 24 saat içinde alındı
ise, bebek 1-2 haftalık olunca yeni bir örnek alınarak
metabolit birikimi ile giden metabolik hastalıklar için
yeniden test edilmelidir.
Metabolik tarama amaçlı kan örneği alınması için en ideal
zaman bebeğin proteinli besinler almaya başlamasından 24 saat
sonrası, ilk 72 saatlik süredir. Metabolik tarama amaçlı kan
örneği özel filte kağıtlarına alınır. Bu kağıtların üzerine
hasta ile ilgili tüm bilgiler, adres ve telefon eksiksiz
olarak yazılır. Sonuçlar iki veya üç hafta içinde belli olur.
Kan örneği yetersiz ise veya şüpheli ise yeni örnek istenir.
İşitme taraması ve görme her yenidoğan bebeğe uygulanması
gereken bir taramadır. Bebeğin gözlerinin ışık veya objeye
fikse olup takip etmesi ile görme taraması yapılır. Prematür
doğum öyküsü, ailede çocukluk çağı görme problemlerinin olması
bebeğin ayrıntılı tetkiklerle taranmasını gerektirir.
Ayrıca yenidoğan döneminde gelişimsel kalça displazisi,
konjenital kalp hastalıkları, hiposfadias, inmemiş testis,
yarık damak, dudak gibi hastalıklar da fizik muayene ile
taranabilir.
Doğuştan kalça çıkığında ise son zamanlarda ultrasonografi
kullanılmaktadır ve 4-6 aya kadar kalça anormalliklerini
tanımlamada duyarlıdır.
Hastanemizde her yenidoğan bebeğe ortalama beşinci gününde
fenilketonüri ve TSH taraması yapılmaktadır. İşitme testi 2001
yılından itibaren hastanemizin yenidoğan rutin taramaları
içine girmiştir. Doğuştan kalça çıkığı için yenidoğanlar
taburcu olmadan önce muayene edilip birinci ayda kalça USG ile
taranmaktadır.
Fenilketonüri,
Fenilalanin hidroksinaz enzim aktivitesindeki defekt sonucu
gelişen KALITSAL, METABOLİK bir hastalıktır.
Fenilketonürili çocuklar, proteinli gıdalarda bulunan
fenilalanin aminoasidini, karaciğerde parçalayamaz. Bunun
sonucunda da kanlarında artmış olan fenilalanin, gelişmekte
olan beyinlerini etkiler.
Çocuğun sinir sisteminde hasar meydana gelmesinin yanı sıra,
ileri derecede zeka özürü de oluşur. Diğer bebekler gibi
oturma, yürüme, ve konuşma becerilerini kazanamaz. Beyin
gelişimleri normal olmadığından başları da küçük kalır.
Erken teşhis edildiğinde fenilketonüri tedavi edilen bir
hastalıktır!
Bebeğin beyni, bu hastalıktan etkilenmeden yani ilk birkaç ay
teşhisin konulması gerekir. Ancak, özel gıdalarla
beslenmedikleri taktirde, fenilketonürili çocuklar 5-6 aylık
olduktan sonra zekalarında gerileme belirgin hale gelir. Bu
nedenle, 12 yaşına gelinceye kadar, özel üretilmiş un ve
şehriye içeren gıdalarla beslenmelidirler.
Belirtileri Nelerdir?
Bebek 2 aylık olduktan sonra;
Akranlarından geri kalma,
Başını tutamama,
Aşırı vücut hareketleri,
Kusma veya sara nöbetleri,
İdrarda küf kokusu,
ile kendini belli eder.
Her yeni doğana Gutrie testinin uygulanması ve ilk 15 gün
içerisinde özel bir filtre kağıdına topuktan bir damla kan
alınması gerekir.
Hastalığın ülkemizde görülme oranı yüksektir.
Akrabalar arasındaki evliliklerin büyük oranda süregelmesi
ülkemizde bu hastalığın çarpıcı bir sıklıkta görülmesine neden
olmaktadır.
Fenilketonüri hastalığı ile doğan çocuk hayatın ilk günlerinde
tanımlanıp uygun diyet tedavisine alındığında beklenen zeka
düzeyine erişilebilmektedir.
Hastalığın tedavisi fenilalanin içermeyen yada önemsenmeyecek
kadar düşük fenilalanin bulunan özel ilaç niteliğindeki
mamalarla mümkündür.
Her cinsel ilişki planlı olmayabilir. Bu nedenle de kontraseptif
önlem alınmamış olabilir. Kondom yırtılması ve tecavüz gibi istenmeyen
durumlarda gebelik riski oluşabilir. Acil kontrasepsiyon bu gibi
durumlarda olası gebeliği önlemek için kullanılır. Acil (postkoital)
kontrasepsiyon korunmasız cinsel ilişkiden sonra, sürdürülmesi
kesinlikle istenmeyen olası bir gebeliğin önlenmesidir. Ilk kez
1960′larda acil kontrasepsiyon amacıyla yüksek doz östrojen
kullanılmıştır. 1970′lerde Yuzpe, acil kontrasepsiyonda östrojen ve
progesteronu birlikte kullanmıştır. 1976′da ilk kez postkoital
RIA(Rahim İçi Araç) bu amaçla kullanılmıştır.
Çiftler korunma
konusunda bilinçli ve istekli olsalar bile planlamadıkları bir cinsel
ilişki nedeniyle gebelik riski ile karşı karşıya kalabilirler. Yöntem
kullanmayı unutma ya da doğru kullanmama yöntem başarısızlığına neden
olabilir. Daha da önemlisi cinsel bir saldırı yani
tecavüz kadını hiç istemediği bir gebelik riski ile karşı karşıya
bırakabilir. Bu yolla oluşabilecek bir gebeliği başlamadan önlemek her
kadının tartışılmaz hakkıdır. Acil kontrasepsiyon bir “ikinci şans”
yöntemidir.
Uluslararası Aile Planlaması Federasyonu’nun (IPPF)
Kasım-1995′te kabul ettiği Üreme Hakları ve Cinsel Haklar Bildirgesi’ne
göre (Madde 8); tüm kadınların, üreme sağlığının korunması, güvenli
anneliğin sağlanması ve gebeliğin güvenli sonlandırılması için gereken
ve tüm kullanıcılar için ulaşılabilir, kabul edilebilir, kullanışlı ve
ödeyebilecekleri bir bedel karşılığında bilgi, eğitim ve hizmetlere
ulaşma hakkı vardır. Tüm bireyler güvenli, etkili ve kabul edilebilir
doğurganlığı düzenleme yöntemlerinden olabildiğince çoğuna ulaşabilme
hakkına sahiptir. Tüm bireyler, istenmeyen gebeliklerden korunma
yöntemleri içinden kendileri için güvenli ve kabul edilebilir olanı
özgürce seçmek ve kullanmak hakkına sahiptir.Tek bir korunmasız
ilişkinin siklusun ovulasyon dönemine yakınlığına bağlı olmak üzere
%25′lere varan yüksek gebelik riskine neden olabileceği
bildirilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Acil Kontrasepsiyon için
Uluslararası Konsorsiyum Komitesi Başkanı Dr. Paul Van Look “Acil
kontrasepsiyon, birçoğu güvenli olmayan düşüklerle sonuçlanan ve kadın
sağlığına büyük zarar veren istenmeyen gebeliklerin önlenmesine yardım
edebilir” demektedir. DSÖ’ye göre her yıl, istenmeyen gebeliklerin
neden olduğu en az 20 milyon güvenli olmayan düşük gözlenmekte ve
bunların 80.000′i kadınların ölümü ile sonuçlanmaktadır. Acil
kontrasepsiyonun istemli düşükleri de %60 oranında azaltma
potansiyeli vardır.
Acil
kontraseptifler gebeliği önleyici yöntemler değillerdir. Gebelik
oluştuktan sonra asla etkili değildir, düşük yaptırıcı olarak
kullanılmaz.
Acil kontraseptifler gebeliği önleyici yöntemler
olarak kabul edilmemelidir. Korunmasız cinsel ilişkiden sonra,
sürdürülmesi kesinlikle istenmeyen gebeliklerin,
implantasyondan(döllenmiş yumurtanın uterus duvarına yerleşmesi) önce
önlenmesidir. Acil kontrasepsiyon gebelik oluştuktan sonra asla etkili
değildir, bu durumlarda kullanılmaz ve bu nedenle de düşük yaptırıcı
değildir. Acil kontrasepsiyonun düşük yaptırdığı şeklindeki yanlış
bilgi yaygındır. Bu da yöntemin sunumuyla ilgili olumsuzluklara yol
açmaktadır. Hemen her ülkede acil kontrasepsiyon kullanımı kısıtlıdır.
Hizmet sunucuların bilgi eksiklikleri, aile planlaması
polikliniklerinde rutin danışmanlık hizmetlerinde acil kontrasepsiyonun
olmaması, bilgi düzeyinin potansiyel kullanıcılar arasında da düşük
olması, acil kontrasepsiyonun etkili kullanımında temel engelleri
oluşturmaktadır.
Acil kontrasepsiyon korunmasız cinsel ilişkiden
sonra, sürdürülmesi kesinlikle istenmeyen olası bir gebeliğin
implantasyondan önce önlenmesidir.
Risk grubunu oluşturan
ergenler ve gençler, acil kontrasepsiyon için nereye başvuracaklarını
bilmemekte ve bilse bile bu amaçla hekime başvurmakta zorlanmaktadır.
Gebeliğini sona erdirmek isteyen genç kızların bir bölümünün acil
kontrasepsiyonu bildikleri ve gebelik risklerinin ayırdında oldukları
halde işi şansa bıraktıkları saptanmıştır. Oysa özellikle risk altında
olan ergenler, herhangi bir kontraseptif yöntem kullanmayanlar, bariyer
yöntem kullananlar bu yöntemden haberdar edilmelidir. Özellikle
istenmeyen gebelik riski olan ergenlere yönelik iyi planlanmış, geniş
çaplı bilgilendirme sağlayacak eğitim ve iletişim kampanyalarının
etkisi yadsınamaz.
Acil Kontrasepsiyon
a. Korunmasız cinsel ilişki.
b. Kontraseptif kullanımında oluşan kullanım hataları ya da kazalar.
- Kondom yırtılmasında, kadın kondomunun hatalı kullanımında,
- Diyafram ya da servikal başlık yanlış yerleştirildiğinde,
- Kombine haplar ve yalnızca progestin içeren haplar unutulduğunda,
- Üç aylık / aylık enjeksiyon için geç kalındığında,
- RIA’nın kısmen ya da tamamen düşmesi halinde,
c.
Yakın bir zamanda olası teratojenlere(hamilelik esnasında alındığında
bebek üzerinde zararlı etkileri olan maddeler canlı aşı yada sitotoksik
ilaç gibi) maruz kalındığında.
d. Tecavüz: Çok önemli bir kullanım alanıdır. Acil yöntemlerin kabul görmediği zamanlarda ve ülkelerde
bile tecavüz durumlarında kullanılmaktadır.
II. Acil Kontrasepsiyon Yöntemleri
a. Hormonal acil kontrasepsiyon
- Yüksek doz östrojen kullanımı
- Östrojen+progesteron kullanımı
- Yalnızca progesteron kullanımı
b. Postkoital RIA uygulaması
c. Mifepriston (RU 486) (ülkemizde yoktur).
Evet. Gebelik oluşması için kızlık
zarının bozulması şart değildir. Yukarıda anlatıldığı gibi esnek olan
bir zar tam bir cinsel ilişkide bozulmamış olmasına karşın gebelik
oluşabilir.
Diğer bir yol da yine ender görülmesine karşın erkeğin kızlık zarına çok yakın bir yere boşalmasıdır.
Spermler
oldukça hareketli hücreler olduklarından vajinanın girişinden rahim
ağzına ve buradan da iç genital sisteme geçerek gebeliği
başlatabilirler.
a.Tübal gebelik genellikle gebelikten önce Fallop
tüplerinin iltihaplanmış olmasından ileri gelmektedir. Vakaların %
25′ine önceden salpenjit geçirmiş olan kadınlarda rastlanmaktadır.
b.Çocuk düşürmeden veya doğumdan sonra meydana gelen bir enfeksiyondan.
c.Bir tüpün mekanik basıncına, eğrilmesine veya tıkanmasına neden olan yumurtalık veya rahim tümörleri.
d.Önceden
meydana gelen bir peritonit (karın boşluğu iltihaplanması).Bu
iltihaplanma bir tüpte yapışmalar meydana getirmiştir ve kanalını
tahrif etmiştir.
e.Bir tüpte doğuştan gelen şekil bozukluğu.
f.Tamamen nomal görünen kadınlarda bilinmeyen ve teşhis edilemiyen nedenler.
Jinemed Sağlık Merkezleri’nden Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Hamdi
Koçer, gebelikte artan kadın üreme hormonu progesteron’un yemek
borusunun ucundaki kapakçığın kapanma basıncını düşürdüğünü; bunun da
gebe kadınlarda reflü şikâyetine neden olduğunu söyledi.
Kelime
anlamı “geri kaçış olan” reflü, sindirim enzimleri içeren mide
sıvısının yukarı doğru yemek borusuna kaçması ve bu sıvıya dayanıklı
olmayan yemek borusunun tahriş olmasıyla ortaya çıkıyor. Reflünün
aslında birden çok faktöre bağlı olduğunu belirten Dr. Hamdi Koçer,
“Ancak ana neden yemek borusu ile mide arasındaki kapakçık basıncının
azalmasıdır. Kadın üreme hormonları olan progesteron ve östrojen yemek
borusunun ucundaki kapakçığın basıncını düşürücü etkiye sahip olduğu
için gebelerde reflü şikâyetleri artış gösteriyor” dedi.
Her
yaşta görülebilen ve kronik bir hastalık olan reflünün gebe kadınların
3’te 2’sinde görüldüğünü dile getiren Koçer, “Gebelik ilerledikçe karın
içi basıncı ve bunun mide üzerinde oluşturduğu baskı artıyor bu baskıda
reflüye bağlı yakınmaları arttırıyor” diye konuştu.
Hamileliğin doğal seyri zannedilebiliyor
Gebelik
sırasında reflü nedeniyle sıklıkla mide yanmaları yaşanıyor, ancak
bazen bu sıkıntılar o kadar fazla oluyor ki hamileler veya jinekologlar
tarafından gebeliğin normal seyri olarak algılanabiliyor. Gebelik
reflüsü görülme riski gebeliğin ilerleyen haftalarında artıyor ve
gebelik haftası dışında, kişinin daha önce reflü yakınmaları bulunması
ve önceden doğum yapmış olması gebelik reflüsü için risk faktörleri
arasında sayılıyor. İleri annelik yaşı ise gebelik sırasında mide
reflüsünden koruyucu bir etki yapıyor. İleri yaşta anne adayı olan
gebelerde reflü yakınmaları ya hiç gözükmüyor ya da daha hafif
seyrediyor.
Doğumdan sonra reflü kayboluyor
Hastaların
çoğunda yakınmaların ilk veya ikinci üç ayda başladığını söyleyen Koçer
ilerleyen aylarda yakınma sıklığının ve derecesinin artarak
ilerlediğini belirtiyor. Gebelik sırasında ortaya çıkan mide reflüsünün
genel olarak hafif seyrettiğini dile getiren Koçer, “Doğum sonrasında
da yakınmalar kaybolur. Ciddi reflü komplikasyonları ise çok nadir
görülür. Bu nedenle gastroskopi ve diğer ileri tanı yöntemleri
genellikle gerekli olmaz” diye konuştu.
Bunlara dikkat edin:
•
Çikolata, narenciye ve suları, domates ve domates ürünleri, hardal,
sirke, naneli gıdalar, baharatlı, yağlı yiyeceklerden uzak durulmalı
• Kafeinli içecekler (kahve, çay kola) kapakçık basıncını düşürür, bunlardan uzak durmak gerekir.
• Büyük öğün yemek yerine, küçük miktarlarda ve sık yenmelidir.
• Yemekler hızlı değil yavaş yenmeli, yeme süresi uzun tutulmalı ve iyi çiğnenmelidir.
• Yemek sonrası yatmadan önce en az 3 saat geçmelidir.
•
Gebelikte çok su ve sıvı alınmalıdır. Bu yüksek hacimli sıvının öğünler
sırasında değil, öğün aralarında alınması, mideyi çok şişirmeyip
kapakçığa daha az basınç yükleyecektir.
• Gevşek, bol rahat kıyafetler seçilmeli. Bel ve karın bölgesini sıkacak giyecek ve aksesuarlar kullanılmalı.
• Yatarken belden kıvrılmak yerine, dizleri bükerek yatmak mideye daha az basınç yapar.
• İstirahat için uzanmak yerine, arkası kısmen yatan rahat bir koltukta dik oturmak önerilir.
• Gebelik sırasında sigara içilmemelidir. Diğer zararları yanı sıra sigaranın reflü yakınmalarını da arttırdığı bilinmektedir.
• Gebelik ve önerilen miktardan fazla kilo almamaya özen göstermek gerekir.
Meme kanseri tedavisi sonrası gebe kalmanın güvenliği hem o kişi hem
de doktoru için kaygı verici bir konudur. Pek çok kadın farklı
nedenlerden (eğitimsel, profesyonel ve kişisel) çocuk doğurmayı
geciktirdiği için çocuk doğurmaya başlama ya da çocuk büyütme
tamamlanıncaya kadar, giderek artan sıklıkta meme kanseri tanısı almaya
başlamışlardır.
Çocuk yetiştirmenin 30''lu 40''lı yaşlara bırakılması; bu yaşlarda meme kanseri insidansı artışı ile birliktelik gösterir
Meme
kanseri Amerika''daki kadınlarda en sık görülen malignesidir ve yıllık
200.000''den fazla kadını etkilemektedir. Meme kanseri hastalarının
çeşitli ülkelerde 40 yaş altı hasta oranı yaklaşık %10''dur. Tedavinin
tamamlanmasından sonra hastanın gebelik ve çocuk doğurmayı istemesi
gayet doğaldır.
Meme kanseri tanısı sonrası çocuk sahibi olma
kararı alınırken, potansiyel olarak kısıtlı hayat süresinin sosyal,
psikolojik ve ekonomik etkileri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu
nedenle sadece küçük oranda bir kadın, muhtemelen hem yukarıdaki
nedenlerden hem de kemoterapinin fertilite üzerine etkisi yüzünden meme
kanseri tedavisi sonrası gebe kalmaz.
Gebe kalanların
bir kısmı ise; aynı zamanda olaysız bir gebelikse bu gebeliklerin
bildirilmesi aynı zamanda kesin olarak düşük olacak, böylece sonuçları
hakkında az bilgiye ulaşılacaktır. Siegal ve arkadaşları meme kanseri
tedavisi olmuş ve ileri bir gebeliği gerçekleştirmeyen 50 kadınla bu
kararlarının nedenleri hakkında görüşmüştür. Bildirilen nedenler;
kanserin tekrar etme korkusu, radyoterapinin indüklediği doğum
defektleri korkusu, çocukta artmış kanser riski olabileceği inanışı,
çocuğa bakmanın stesidir. BRCA1 gibi genetik mutasyona sahip kadınlarda
bunu kalıtımsal olarak çocuğuna geçirip geçirmeyeceği konusu hakkında
henüz bilgi yoktur.
Meme kanseri için genetik riski olan
kadınlarda; genetik konsültasyon, bilinen veya meme kanseri için umulan
yatkınlığa sahip kadınların uygun genetik konsültasyonu ve psikolojik
düzenlenmesi günümüz tıbbında halen keşfedilmemiş noktalar
içermektedir.
Öte yandan daha önce konulan meme kanseri tanısı
eğer hastanın yaşamını etkilemiyorsa, fetusda hiçbir yan etki
gösterilememiştir. Nüksün erken dönemde görülebilmesi nedeni ile
günümüzde hastalara gebe kalmadan 2 veya 3 yıl beklemeleri
önerilmektedir.
Meme kanseri sonrası gebe kalma kararı üç
soruyla cevaplandırılmalıdır. Bu karar neden seçilmiştir; bu kararın
yorumu umulan bir sonuca dayanmaktadır. Karar, tüm olasılıklarla
beraber değerleri geniş bir değişken aralık içerir. Bu nedenle bu
modelde öngörülebirlik çok düşüktür. Daha ileri olarak meme kanseri
sonrası gebe kalma isteği beraberinde anneliği tatmin eder, sağlık ve
kadınlık için iyileşmeyi ifade eder. İkinci soru kararın yükümlülüğünün
kime ait olduğudur.
Otonomi paradigması altında kadının kararı
yalnızca kendi başına doğru karardır. Son soru ise kararın nasıl
alınacağıdır. Kausitistik analiz kadınların kararını düzeltebilir. Konu
sadece karar hakkında değil; fakat aynı zamanda hasta-doktor ilişkisine
bağlı bir karar hakkında hem de sadece bir biyomedikal sorun olmayan
karar hakkındadır.
Meme kanseri tedavisi görmüş ve gebe kalmak
isteyen kadınlara, gebeliğin mümkün olduğu ve meme kanseri için
prognozu ağırlaştırması ile bağlantılı görülmediği bildirilmelidir. Öte
yandan gebe kalınması az oranda önerilir. Çünkü meme kanserinin çoğunun
tekrarı ilk tanıdan iki-üç yıl sonra görüldüğü için, hastalara üç yıl
sonra gebe kalması önerilmelidir. Eğer hastanın aksilla tutulumu var
ise gebeliğin geciktirilmesinin beş yıla kadar uzatılması önerilebilir,
ancak bu sadece bir fikirdir. Emzirmenin, meme kanseri tekrar riskini
arttırdığına ne de çocukta herhangi bir sağlık riski taşıdığına dair
hiçbir kanıt yoktur. Daha önce meme kanseri tedavisi görmüş, rezidüel
tümörü kanıt göstermeyen kadınlar, çocuklarını emzirmeye teşvik
edilmelidir.
Karar her hasta için ayrı; hastanın prognozuna ve gebelik isteğine göre değerlendirilmelidir.
Meme
kanseri sonrası yaşamını sürdürenlerden gebe kalanların; kendi kendini
eleyerek seçilmiş bir grup olarak, hamile kalmak istemeyecek kadar
kendini iyi hissetmeyenlere göre daha iyi bir iyilik haline sahiptir.
Bir grup araştırmacı meme kanseri tanısı sonrası gebe kalanların yarısı
15 yıl yaşarken, 20-40 yaşları arasındaki kontrol grubunda sadece %
35''inin yaşadığını bulmuştur. Aynı araştırmacılar aynı zamanda; en iyi
sonuç alan kadınların birden fazla çocuk sahibi olmasına rağmen; tanı
ile gebelik arasında mesafe uzadıkça daha iyi sonuç alındığını
bulmuşlardır. Mignot ve arkadaşları meme kanseri tanısı sonrası
ortalama 21 (1-87) ay sonra gebe kalan ortalama yaşı 32 olan 68 kadın
hakkındaki verileri toplamış ve 72 ay takipte %19 relaps ile beraber
%71''lik 10 yıllık yaşam hesaplanmıştır. Bu oranlar yaş-evre eşli
kontrollerdeki 10 yıllık yaşam % 75''den istatiksel olarak farklı
değildir.
Ariel ve Kempner meme kanseri sonrası gebe kalan 47
hasta bildirmiş ve mortalitede artış bulamamışlardır. En son olarak
Kroman ve arkadaşları, Danimarka Kanserli hasta kaydından 173 hasta
belirlemiş ve kötüye gidiş hakkında hiçbir kanıt bulunamamıştır. Bir
başka topluma dayalı vaka kontrol çalışmasında meme kanseri sonrası
gebe kalan 53 kadında yaşam üzerinde belirgin yan etki gösterilmemiştir
(bağıl risk: 0,8, güvenlik aralığı 0,3-2,3) . Her nasılsa bu
çalışmaların yaptığı; meme kanserini takip eden gebeliği sonlandırmanın
yaşamı uzatmadığını, bunu yapmanın daha zararlı olabileceğini
düşündürebilir. Öte yandan Surbone ve arkadaşları sonuçların daha az
inanılır ve kesin olduğunu bildiren birkaç sonuç bildirmiştir.
Meme
kanseri üzerine hormonal etki çok iyi bilinmektedir. İlk doğumun yaşı,
menarj, menapoz yaşı, postmenapozal hormon tedavisi, meme kanseri
patogenezinde belirgin hormonal faktörlerdir. Endojen hormonların meme
kanseri gelişiminde patogenezi 100 yıldan fazla bilinmektedir. Beatson
1896 yılında ilerlemiş lokal hastalığı olan premenapozal hastalarda
ooferektomi ile gerilemeyi belirtmiştir. Östrojenin mikrometastazların
büyümesini hızlandırmaya neden olması, uyku halindeki mikrometaztazları
uyardığı veya yeni bir primerde direk karsinogenezi uyarması; meme
kanserli hastalarda en başta gelen kaygılardır. Peck JD ve arkadaşları
2002 yılında yaptıkları bir çalışmada gebelik hormon düzeyleri ve
ileride annede gelişebilecek meme kanseri riskini değerlendirmeye
çalışmışlardır.
Bu çalışmada gebelik sırasında ölçülen serum
steroid hormon düzeyleri ile annenin meme kanseri riski arasındaki
ilişki direkt olarak değerlendirilmiştir. Vaka kontrollü bu çalışmada
1959 ile 1966 yılları arasında gebe kalmış kadınların, toplam unkonjuge
östrodiol, estrone, estriol ve progesteron 3. trimestir serum
düzeyleri, vaka kontrollü çalışmada toplanmıştır. Vakalardan bir
kısmına (194 olguda) 1969 ve 1991 yılları arasında meme kanseri tanısı
konmuştur. Kontrollerde (374 olguda) randomize yapı kullanılarak
gebelik sırasında yaş eşleştirilmiştir. Yüksek progesteron düzeyleri
azalmış meme kanseri insidansı, yüksek östrojen düzeyleri artmış meme
kanseri insidansı gözlenmiş, östradiol düzeyi ile kanser arasında
ilişki gözlenememiştir.
Sadece birkaç vakada gebelikten 15 yıl
sonra kanser gelişmiş olup; geç veya erken kanser gelişen vakalar
karşılaştırılamamıştır. Östrojen progesteron oranı
değerlendirildiğinde; progesterona göre yüksek total östrojen ve yüksek
östrojen düzeylerine sahip olanlarda orta derecede artmış meme kanseri
insidansı tespit edilmiştir. Bu bulgular gebelikteki steroid hormon
düzeylerinin meme kanseri için risk faktörü olduğunu düşündürmüştür.
Pek
çok otorite; meme kanseri tedavisinin sonucunda hastalığı ilerleyenleri
veya tekrar edenleri tespit edebilmek için 2-3 yıl beklemeyi
önermektedir. Bu süre zarfında gebelikten korunma mekanik olmalıdır.
Meme kanseri sonrası kombine oral kontraseptiflerin kullanılması ile
bağlantılı yine de iyi tanımlanmamış az da olsa risk olabilir.
Emzirme
: Eğer hasta kemoterapi alıyor ise; sütün kontamine olma potansiyeli
nedeni ile emzirme kesilmelidir. Öte yandan; bunu takip eden
gebeliklerde emzirme kontrendike değildir. İyi dökümante edilmemesine
rağmen, konservatif cerrahiye giden bir memede süt üretimi teorik
olarak mümkündür. Çıkarılan meme kısmı merkezden ziyade periferde ise
muhtemelen daha kolaydır. Radyoterapi normal meme epitelinde; süt
üretimini azaltabilecek değişiklikler yapabilir. Bir grup araştırmacı
tarafından yapılan bir çalışmada; ışınlanmış memeden 11 hastadan sadece
biri emzirebilmiştir.
KARAR
Meme kanseri gebelik
sırasında, gebe olmayan premenapozal kadınlarda olduğu gibi aynı oranda
görülür. Her iki grupta benzer biyoloji ve yaşam hızına sahiptir.Tedavi
bu nedenle benzerdir ve gebelik nedeni ile gecikmiş olmamalıdır.
Gebeliği sonlandırma; birinci trimestirde kemoterapinin veya
radyoterapinin riski olmazsa ya da hasta agresif ilerlemiş hastalığa
sahip değilse nadiren gerekir.
Meme kanseri tedavileri
fertiliteyi etkileyebilir. Bu özellikle 40 yaş üzerinde kemoterapi alan
kadınlarda belirgindir. Öte yandan eldeki bilgilerin yorumu sonucu; bir
kadının meme kanseri tanısı sonrası gebe kalırsa, süreceği yaşam
süresinin etkilenmeyeceği ve hatta paradoksik olarak daha iyi bir yaşam
sürebileceği düşüncesine varılmaktadır.
Meme kanseri tedavisi
sonrası gebelik hakkında büyük prospektif çok merkezli çalışmalar
konuyu aydınlatacaktır. Elimizde olanlar ise retrospektif, sınırlı
sayıda hasta ile topluma dayalı çalışmalardır.
Bir çiftin gebeliğe hazırlanırken dikkat etmesi gereken birçok önemli
adım vardır. Gebelik ya da bir çocuğa sahip olmak gibi önemli bir olaya
fiziksel, psikolojik ve ekonomik olarak hazırlanmak gerekmektedir. Bu
hazırlığın ilk adımı bir hekime danışmaktır. Gebeliğe hazırlanırken
genel bir sağlık kontrolü ve bazı testler yapılması gerekir. Çünkü
gebeliğin kendisi bazı annelerde ciddi sağlık sorunlarına neden
olabilir.
Gebelik öncesi danışmada doktor ilk randevuda sizde ve ailenizde
kalıtımsal bazı hastalıkları sorgulayacaktır. Eğer böyle bir hastalık
söz konusu ise genetik danışma almalısınız. Eğer eşinizle aynı
hastalığa sahipseniz IVF ile gebelik ve bu sırada embiriyoların genetik
açıdan incelenmesi konusunu hekiminize danışmalısınız.
Gebe kalmadan ortalama 3 ay önce hekime gitmelisiniz. Bu muayenede
vaginal smear, servikal kültür ve bazı kan testleri yapılabilir. Bu kan
testleri ile Rubella, Hepatit-B, Toxoplasma ve Su Çiceği gibi aşıyla
korunulabilen hastalıkları geçirip geçirmediğiniz tespit edilebilir.
Eğer bunlara karşı bağışıklığınız yoksa aşı yapılabilir. Bazı aşılar
canlı virüs içerdiğinden (özellikle rubella- kızamıkcık-) aşıdan sonra
3 ay gebelik ertelenmelidir. Bu sırada doğumsal bazı sakatlıkların
(nöral tüp defektleri) önlenmesi için folik asit ve çinko alınabilir.
YASAL UYARI
Bu sitedeki bilgiler tavsiye niteliğinde olup tedavi amaçlı değildir. Uygulamaların sorumluluğu site sahibine ait değildir. Sağlık sorunlarınız için mutlaka bir hekime danışınız.Hekiminizin verdiği ilaçlar var ise mutlaka kullanınız.Hekime gitmeden ve teşhis koydurmadan şikayetiniz ne olursa olsun, buradaki bilgiler ile kendi kendinizi tedavi etmeye kalkışmayınız. Buradaki bilgilerin kesinlikle bir hastalığı teşhis amacı yoktur.